Duygusal açlık, midemizin değil zihnimizin guruldamasıdır.

Sosyal hayatlarımızdaki değişiklikler, izole çalışma biçimleri, ekran karşısında geçirilen uzun saatler ve dostlarla temasın azalması, modern insanın içsel bir boşluk hissetmesine neden oluyor.

Aç olmadığımız halde yiyoruz. Bizi rahatlattığına inanıyoruz veya öyle düşünmek istiyoruz. Yiyecekler belki geçici olarak bunu yapıyorlar ama çoğu zaman ‘suçluluk’ veya ‘ağırlaşmış’ hissi daha baskın oluyor.

Zihnimiz, ruhsal boşluğumuzu ve bağ kurma isteğimizi, ödül merkezimizi uyaran ve dopamin salgılatan yiyeceklerle doldurmaya çalışıyor.

Gereğinden çok daha fazla kalori alıyoruz, ancak bir türlü doymuyoruz.

Doymuyoruz çünkü tokluk tek başına kalorilerle sayılabilen bir şey değil. Sosyal tokluk yaşayamıyoruz. Görülmek, dinlenmek, paylaşmak, ait hissetmek istiyoruz. Göz teması kurmak, samimi bir sohbet, bazen de derdimizi anlatmak istiyoruz. Bunlar eksik kalınca, bir yanımız hiç doymuyor.

Aile ile bir araya gelmek, arkadaşlarla ve dostlarla telefona bakmadan bir sofrada oturmak, sevdiklerimizle buluşabilmek bedenimizi değil belki ama ruhumuzu besliyor. Bence iftar sofralarının kıymetlerinden biri de buradan geliyor.

Hızlı ve sessizce yemek değil, yavaş ve paylaşarak yemek sağlıklıdır. Hızlı yemek tokluk sinyallerinin geç algılanması sebebiyle fazla yemeye zemin hazırlar. Sohbet ederek yemek ise bedende farklı bir sistemi devreye sokar. Sohbetin doğal akışı yemeğin hızını belirler, stres hormonu olan kortizol düşerek vücudunuza ‘sindir-dinlen-onar’ der.

Yani samimi ve güvenli bir ortamda yenen yemek, sevdiklerinizle birlikte oturduğunuz sofralar hem daha rahat bir sindirim ve hazım sunar hem de daha az besin tüketmenizi sağlar.

İftar sofraları, özellikle yaşadığımız çağda, sadece mideyi doldurma vakti değil, içimizdeki boşlukları da fark etme vaktidir. Gün boyu aç kalan bedenimizin yanında, gün boyu yalnız kalan kalbimiz, düğümlenen dilimiz, konuşamayan zihnimizi de masaya davet edelim. İki lokma arasına sıkışan samimi bir söz, içten bir kahkaha ve paylaşılan küçük bir hikaye, bazen en zengin sofralardan daha doyurucudur.

‘Hak ettim’ düşüncesiyle tabağımızı büyütmeye değil, daha çok paylaşmaya ihtiyacımız var. Telefonlarımızı kenara bırakıp, yanımızdakilerin anlatacaklarına kulak verdiğimizde, vücudumuza da en çok ihtiyaç duyduğu gıdayı, yani aidiyeti ve sevgiyi veririz.

Böylece iftar sonrası gereksiz atıştırmaların yerini ruhsal doygunluk ve huzur almaya başlar.

Ramazanın asıl mesajlarından bir tanesi de belki de budur. Sofradaki çeşit sayısını değil, sofradaki bağı büyüt.