‘Slow Food’ yani ‘Yavaş Yeme’ hareketini hiç duydunuz mu?

Onlarca yıl önce başlayan bu hareket, ayak üstü yemeye karşı geleneksel yemekleri öne çıkaran, yemekle bağ kurmayı amaçlayan, yemeğin acele veya hızlı yenmesinin insanda yarattığı tatminsizliğe karşı gelişen düşünsel bir yaklaşım. Farklı alanlara da sıçradı, müzik gibi, şehirleşme gibi …

Her şeyin hızla tüketildiği, hepimizin adeta zamana karşı bir yarış içine girdiği modern çağda kulağa çılgınca gelen bir fikir.

Ama Ramazan ayı bu düşünsel yaklaşımı hayatımıza yansıtmak için eşsiz bir fırsat sunuyor bizlere.

Az ye, yavaş ye, sabret, yemek sofraya nasıl geldi düşün, emeğe teşekkür et ve şükret.

Sanırım çoğu kişi fark etmiştir, dört beş gün öncesine göre çok daha zindeyiz, zihnen ayık ve odağımızın arttığı günler yaşıyoruz.

Ben de bugün size orucun zihninizi nasıl berraklaştırdığını, sadece ‘tartıdaki değişim’ veya ‘diyet için eşsiz bir zaman’ olmadığını, bütüncül bir iyileşme fırsatı sunduğunu anlatmak istedim.

Günlük hayatta enerjiyi besinlerden karşılıyoruz ve karşılamak zorundayız, ancak buna ara verdiğimizde görüyoruz ki vücudumuz kendini onarmak için eşsiz bir sistemi devreye sokuyor, buna otofaji diyoruz. Yani kendi kendini yenileme.

Vücudumuz on iki saati aşan açlıklarda enerji bulmak için ‘çöp’ olarak gördüğü hasarlı proteinleri ve hücresel atıkları yıkmaya başlıyor. Yani siz niyet edip beklerken, hücreleriniz bahar temizliğine başlıyor. Bu temizliğin en büyük ödülünü ise beynimiz alıyor. ‘Beyin sisi’ dağılıyor.

Odaklanamama, unutkanlık ve zihinsel yorgunluk, sürekli atıştırmanın (özellikle basit karbonhidrat tüketiminin) yarattığı bir sorun aslında.

Oruç tutarken kan şekerinin alt seviyelere inmesi ve stabil olması, bedenin enerji kullanım alanlarını ve verimliliğini değiştiriyor. Oruç sırasında beyin, temel yakıtı olan glikoz yerine ketonları da eklemeye başlıyor. Bu durum beyin için yenilenme ve çalışma verimini artırma fırsatı sunuyor.

Ancak iftarda hızlı, kontrolsüz ve aşırı yemek, ağır tatlılarla günü kapatmak, sahuru atlamak ya da uykuyu ihmal etmek, bu zihinsel kazanımları hızla geri alıyor.

Oysa yavaş yemek, çiğnemek, doygunluğu fark etmek ve sofrada kalabilmek; sadece mideyi değil zihni de sakinleştiriyor.

Bütüncül iyileşme dediğimiz şey tam da bu işte. Az ve dengeli yemek, erken saatte sofradan kalkmak, kaliteli uykuya öncelik vermek, gün içinde hafif hareketle kan dolaşımını desteklemek… Bunların her biri zihinsel netliği besliyor.

Elbette beynimiz asıl detoksu uykuda yapıyor. Ancak gün içinde sürekli sindirim yükü altında olmayan bir beden de uyku kadar etkili bir detoks fırsatı sunuyor.

Oruç, bedenin biyolojik ritmini yeniden düzenlerken, ruhu da "yavaşlamaya" davet eder. Sofradaki yemeğin yolculuğunu düşünmek, emeğe teşekkür etmek ve bedenin kendi kendini onarmasına izin vermek... Bütüncül sağlığın parçaları tam olarak bunlar.

Tabii ki asıl soru şu: Bu ay kazandığımız ritmi, Ramazan’dan sonra da koruyabilecek miyiz?