Peki nedir beklenen?

İnsanlık tarihine baktığımızda, bekleyişin aslında hayatın özü olduğunu görürüz. Herkes bekliyor. İnancı, mesleği, yaşı, coğrafyası ne olursa olsun… Beklemek, insan olmanın kaçınılmaz bir parçası.

Müslümanlar Hz. Mehdi’yi ve Hz. İsa’yı, Hristiyanlar Hz. İsa’yı, Museviler Meşiah’ıngelişini bekliyor. İnançların merkezinde bile bir “bekleyiş” var. Çünkü umut, beklemekle başlar.Gündelik hayata indiğimizde tablo değişmez. Çocuk büyümeyi bekler.

Çiftçi yağmuru…

Öğrenci okulun açılmasını…

Memur emekliliği…

İşsiz bir kapı aralanmasını…

Siyasetçi seçilmeyi…

Hayatın kendisi bir bekleme salonu gibidir. Herkes sırasının gelmesini bekler. Biraz daha derine indiğimizde, bekleyişin sadece bireysel değil, toplumsal bir hal aldığını görürüz. Durakta dolmuş bekleyen de vardır, trafikte işine yetişmeyi bekleyen de… Hastane koridorlarında taburcu olmayı bekleyen de vardır, zor şartlarda görev yaptığı yerden tayin bekleyen de… Gurbet elde vatana dönmeyi bekleyen de vardır.

Ama bazı bekleyişler vardır ki yıllardır sürer ve artık sabır sınırlarını zorlar. Ülkemizde uzun süredir dile getirilen bazı beklentiler hâlâ karşılık bulmayı bekliyor:

Astsubayların özlük hakları ve tazminat beklentileri…

Uzman çavuşların kadro talepleri…

Memurların yardımcı hizmetler sınıfının kaldırılması beklentisi…

Gazi sayılmayan kahramanların hak ettikleri gazilik unvanını alma arzusu…

Atanamayan öğretmenlerin kadro beklentisi…

Emeklilerin insanca yaşamaya yetecek maaş talepleri…

Bu bekleyişler sadece birer talep değil, aynı zamanda adalet arayışıdır. Dünya ölçeğine baktığımızda ise tablo daha da ağırdır. Mazlumların bekleyişi vardır. Gazze’de, Filistin’de, Ortadoğu’da, Afrika’da, Balkanlar’da, Kırım’da, Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Keşmir’de… Ortak bir beklenti yankılanır:

Adalet.

Dünyadaki istikrarsızlık, eşitsizlik ve zulüm karşısında insanlık, adalet temelli bir çözüm arıyor. Bu noktada güçlü, vicdanlı ve sorumluluk sahibi ülkelerin rolü her zamankinden daha önemli hale geliyor. Hayatın doğal dengesi içinde bazı beklentiler kendiliğinden karşılanır.

Çocuk büyür.

İnsan yaşar, yaşlanır.

Mevsimler değişir.

Ama bazı beklentiler vardır ki, onların karşılanması insan iradesine bağlıdır.bYetki sahibi olanlara, karar vericilere, yani makamlara… İşte burada sorumluluk başlar. Çünkü gücü makamdan alan ya da bulunduğu makama güç katan herkesin omuzlarında bir vebal vardır.

Bugün baktığımızda;

Bayrak rüzgâr bekliyor…

Vatan, gerektiğinde şehit…

Hakkı verilmeyenler adalet…

Emek verenler karşılık…

Gençler gelecek…

Mazlumlar merhamet…

Ve aslında herkes, bir şekilde “beklenenin” gerçekleşmesini bekliyor. Beklemek, sadece zaman geçirmek değildir. Beklemek; umut etmektir, sabretmektir, inanmaktır. Ama unutulmamalıdır ki, uzayan her bekleyiş birikir… Ve karşılanmayan her beklenti, toplumsal bir yük haline gelir.

Bu yüzden mesele sadece beklemek değil, beklenenin ne kadar sürede ve ne kadar adil şekilde karşılandığıdır. Çünkü bazı bekleyişler vardır ki, geciktikçe sadece zaman değil, umut da kaybolur.