Bugünün medyası her şeyi gösterebiliyor. Savaşlar, ekonomik krizler, toplumsal öfke ve insanların en kırılgan anları saniyeler içinde milyonlara ulaşıyor.
Ekran doluyor, görüntü akışı durmuyor. Ancak bütün bu yoğun görünürlüğün içinde başka bir eksiklik büyüyor. İnsan hikayeleri ortada duruyor ama giderek daha az şey anlatıyor. Asıl mesele burada başlıyor: Medya, toplumu gerçekten anlatıyor mu, yoksa onu hızla tüketilen görüntülere mi dönüştürüyor?
Artık haberin ömrü birkaç saat. Bir olay daha tam anlaşılmadan başka bir gündem ortaya çıkıyor. Hız büyüyor, derinlik geri çekiliyor. Olayın neden yaşandığı arka planda kalıyor. Dikkat çekmek, merkezde duruyor. Böyle bir düzende insanlar yaşadıkları hayatla değil, medya için üretilen görüntülerle görünür oluyor.
Tam da bu noktada medyanın, antropoloji ile arasında olması gereken yakınlık ilişkisi zaruri bir hal alıyor. Medya gündemin peşinden koşarken antropoloji gündemin altında kalan hayatı deşiyor. Biri olayı yakalamaya çalışıyor, diğeri o olayın içindeki insanı okumaya yöneliyor.
İşte medyanın kaybettiği bu: "Bağlam"
İnsanlar konuşuyor, görüntüler dolaşıyor, gündem sürekli değişiyor. Yoksulluk birkaç dakikalık habere, toplumsal krizler kısa görüntülere, insan deneyimleri ise sosyal medya gündemine sıkışıyor. Toplum giderek daha parçalı anlatılıyor. Oysa toplum yalnızca ekrana yansıyan görüntülerden oluşmuyor. Her olayın arkasında kültürel bir arka plan, toplumsal hafıza ve görünmeyen ilişkiler bulunuyor.
Belki de İletişim Fakültelerindeki eksiklik budur. Kamera kullanan, haber yazan iletişimciler yetişiyor ama toplumu okuyabilen iletişimcilerin sayısı giderek azalıyor. Medya teknik olarak büyüyor ama insanı anlamaya dair alan aynı ölçüde genişlemiyor.
Bir toplumu anlatmak için sadece bakmak yetmez. Görüntünün arkasında kalan hayatı da görmek gerekir. Bazen asıl gerçek, kameranın gösterdiği yerde değil, hızla geçip gittiği ayrıntılarda saklıdır.