“Hayatın hakkını verebiliyor muyuz?” sorusu aslında insanlığın en eski ve en derin muhasebesidir. Bu soru; bireyin kendisine, ailesine, topluma ve tüm dünyaya karşı sorumluluklarını sorguladığı bir vicdan çağrısıdır. Adalet tam da bu noktada başlar; insanın kendi iç dünyasında, kendi terazisinde.

Anne ve babamıza karşı görevlerimizi yerine getirip getirmediğimizden, işveren olarak çalışanın hakkını verip vermediğimizden; kamu görevlisi olarak görevimizi layıkıyla yapıp yapmadığımızdan, yönetici olarak adil olup olmadığımıza kadar her alan adaletin bir yansımasıdır. Çünkü adalet sadece mahkemelerde değil, hayatın her anında verilen önemli bir karardır.

Bugün dünya genelinde baktığımızda ise bu vicdan terazisinin şirazesinin çoğu zaman şaştığını görüyoruz. Güçlü olanın haklı sayıldığı, zenginin sözünün geçtiği, hakikatin ise gürültü içinde kaybolduğu bozuk bir düzen olarak karşımıza çıkar. Gökyüzünden bombaların yağdığı, insanların açlıktan öldüğü, buna rağmen depoların ve ambarların dolu olduğu bir dünya, adaletin ne kadar zedelendiğinin en açık göstergesidir. Hayvanları kursakları boş, insanların midesi boş ya da boş bırakılıyor. Ve dahi görmezden geliniyor.

Peki bu tablo nasıl değişir?

Bu sorunun cevabı, bireyden başlayarak topluma, firmalardan başlayarak kurumlara ve devlete uzanan bir dönüşümde saklıdır. İşte bu noktada Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Beşiktaş JK ve Astsubaylar diğer oluşumlara göre temsil ettikleri adalet ve hak anlayışı ile daha özel bir anlam kazanır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihsel olarak adalet, hakkaniyet ve mazlumun yanında durma idealleri üzerine kurulmuş bir devlettir. Ancak bir devletin güçlü olması, sadece bu idealleri taşımasıyla değil, onları eksiksiz uygulamasıyla mümkündür. Eğer bir vatandaş, adalet karşısında kendini eşit hissedemiyorsa, burada sorun sistemin varlığından çok işleyişindedir. Türkiye’nin hem kendi vatandaşları hem de diğer devletler nezdinde hak ettiği değeri görmesi; adalet sisteminin bağımsız, hızlı ve tarafsız işlemesiyle doğrudan bağlantılıdır.

Uluslararası perspektifte Türkiye, Doğu ile Batı arasında bir denge kurmaya çalışan özgün bir konuma sahiptir. Bir yandan hukuk devleti ilkelerini benimserken, diğer yandan toplumsal değerleri koruma çabası içindedir. Bu denge arayışı zaman zaman eleştirilse de, Türkiye’nin özellikle mazlumlara sahip çıkma, insani yardım ve vicdani duruş konularında birçok devletten ayrıştığı da bir gerçektir. Ancak küresel saygınlık, içerideki adalet duygusunun ne kadar güçlü olduğuyla belirlenir. Türkiye devlet tecrübesi, kültürü, geleneği ile, geçmişin-bugünün ve yarınların tek parlayan adalet yıldızıdır.

Toplumsal düzeyde ise Beşiktaş, yalnızca bir spor kulübü değil; duruşu, halkla olan bağı ve adalet duygusuyla bir semboldür. Beşiktaş JK, tarih boyunca sadece sportif başarılarla değil, toplumsal olaylara karşı gösterdiği hassasiyetle de öne çıkmıştır. Bu yönüyle adaletin, eşitliğin ve halktan yana olmanın temsilcisi olmuştur. Ancak böylesi değerlerin gerçek anlamda karşılık bulması, toplumun neyi ödüllendirdiğiyle ilgilidir. Eğer değer yerine sadece sonuç ön plana çıkıyorsa, adalet geri planda kalır. Bir takım çıkar gruplarının yıllardır süren kirli oyunları karşısında Beşiktaş JK onurlu bir duruş sergilemeye devam etmektedir.

Diğer yandan, Astsubaylar, disiplinleri, fedakârlıkları ve görünmeyen emekleriyle devletin en önemli yapı taşlarından biridir. Ancak çoğu zaman hak ettikleri değeri görememeleri, adaletin sadece büyük söylemlerle değil, emeğe verilen karşılıkla ölçüldüğünü gösterir. Bir toplum, yükünü taşıyan insanlara hakkını veremiyorsa, adalet orada eksik kalır. Astsubayların tazminat hakları elli yılı geçen süredir ötelenmekte, emekli maaş bağlama oranlarının düşüklüğü hak kayıplarına yol açmaktadır.

Adaletin yeniden ayağa kalkması için ilk şart, bireyin kendi vicdan terazisini düzeltmesidir. Doğruyu yanlıştan ayırabilmek, tarafsız kalabilmek ve gerçeği aramak, bu sürecin temelidir. Özellikle günümüzde yapay, yönlendirilmiş ve taraflı bilgilerin arasında hakikati bulmak da bir adalet mücadelesine dönüşmüştür.

Toplumların uyanışı ise bireylerin uyanışıyla mümkündür. Haksızlığa sessiz kalmayan, sorgulayan ve adalet talep eden bireyler arttıkça, kurumlar da kendilerini düzeltmek zorunda kalır. Çünkü gerçekten de bir uyanık insan, binlerce uyuyanı uyandırabilir.

Adalet; bireyden devlete, yerelden küresele uzanan bir sorumluluktur. Türkiye’nin, Beşiktaş’ın ve Astsubayların hak ettiği değeri görmesi; sadece onların varlığıyla değil, toplumun adalet anlayışıyla mümkündür. Adalet bir gün kendiliğinden gelmez; her gün yeniden inşa edilir. Ya da birileri tarafından her an bağrından hançerlenerek yıkılır.

Vakit daralıyor. Gazze başta olmak üzere dünya genelinde yaşanan adaletsizlikler, masumların sessiz çığlıkları, futbol müsabakalarındaki haksızlıklar, mağduriyetler; Adalet'in her yönüyle tecelli edeceği an'ı çağırıyor.
O gün geldiğinde, ne güçlü olanın sözü geçecek ne de hakikat gizlenecektir. Vicdan terazisi doğru tartacak, karanlıklar yerini aydınlığa bırakacaktır. Ve belki o zaman, gerçekten “hayatın hakkını verebiliyor muyuz?” sorusuna içten bir “evet” diyebileceğiz.