Sivil toplum dediğimiz alan, aslında toplumun vicdanıdır. Derneklerin, vakıfların, sendikaların, kulüplerin ve gönüllü hareketlerin nefes aldığı; insanların bir araya gelip sesini duyurduğu, hakkını yasal ortamda aradığı, ortak bir mücadele yürüttüğü bir zemin olmalıdır. Teoride böyle anlatılır. Kitaplarda da böyle yazar.

Ama sahaya indiğinizde çoğu zaman başka bir manzara ile karşılaşırsınız: Davaların küçüldüğü, koltukların büyüdüğü bir manzara.

Bugün birçok sivil toplum kuruluşunun en büyük sorunu dışarıdaki baskılar, ekonomik zorluklar ya da bürokratik engeller değildir. Asıl sorun içeridedir. Mücadele ruhunu içten içe aşındıran bir zihniyetin giderek büyüyor olması. Bunun adı da oldukça açık; koltuk merkezli yöneticilik.

Bir camianın, bir meslek grubunun ya da herhangi bir topluluğun hak ve onur mücadelesini yürütüyorsanız, önce bazı hastalıklardan kurtulmanız gerekir. Çünkü bu hastalıklar mücadeleyi daha başlamadan bitirir.

Koltuk sevdası…

Makam hırsı…

Yönetme tutkusu…

Paranın cazibesi…

İtibar bağımlılığı…

Birçok yöneticinin görmek istemediği gerçek şudur: Mücadele ruhunun mezar kazıcıları; çoğu zaman dışarıdakiler değil, içeridekilerdir ve de bizzat kendileridir.

Bir davanın başına geçen kişi kendisini “hizmet eden biri” olarak değil de “yönetmeye layık kişi” olarak görmeye başladığı anda mücadele ruhu zayıflamaya başlar. Çünkü o andan sonra büyüyen şey dava değil, egodur.

Sonrasında tanıdık belirtiler ortaya çıkar.

“Ben” mottosu…

Korkak bir benlik…

Silik bir karakter…

Ve en tehlikelisi: bahane üretme alışkanlığı.

Bugün birçok dernek, vakıf ve sendika toplantısında aynı cümleleri duyarsınız:

“Şartlar uygun değil.”

“Zamanı değil.”

“Ortam müsait değil.”

“Biz zaten elimizden geleni yapıyoruz.”

Oysa gerçek çoğu zaman daha basittir: Mücadele edilmez, durum idare edilir.

Halbuki idarecilik ile mücadelecilik arasında büyük bir fark vardır.

Bir diğer kronik problem de çokbilmişlik ve siyasetin gölgesine sığınmaktır. Bazı yöneticilerin konuşmalarını dinlediğinizde sanki ülkenin bütün sorunlarını çözecekmiş gibi konuştuklarını duyarsınız. Fakat kendi kurumlarında birkaç kişiyi bir araya getirmekte bile zorlanırlar.

Siyasetin gölgesinde ve kendi avanesinin şakşakları arasında büyüyen egolar, gerçek bir mücadele sahasına çıktığında çoğu zaman küçülür.

Sonra sahneye başka tipler çıkar:

Kıskançlık biriktirenler…

Protokol meraklıları…

Sert ve kırıcı üslup sahipleri…

Ve bir de fotoğraf meraklıları.

Evet, yanlış duymadınız; fotoğraf meraklıları.

Bazı yöneticiler için mücadele; sahada emek vermek değil, kürsüde fotoğraf vermektir.

Mitingde yoktur ama fotoğrafta vardır.

Sorunun çözümünde yoktur ama basın açıklamasında vardır.

Emekte yoktur ama protokolde mutlaka vardır.

Bu tip yöneticiler mücadeleyi değil, imajı yönetir.

Ve imajla yürüyen hiçbir dava uzun ömürlü olmaz.

Bir süre sonra başka bir zihniyet devreye girer; vizyonsuzluk ve korku.

Statükoya boyun eğenler…

Dar düşünceler…

Eleştiriden rahatsız olan yapılar…

Bu ortamda yeni fikir getiren genç bir zihin çoğu zaman tehdit olarak görülür. Çünkü yeni fikir demek, kurulan düzenin ya da eski düzenin sorgulanması demektir.

Bu yüzden genç beyinler uzaklaşır.

Fikirler bastırılır.

Eleştiriler susturulur.

Sonra herkes aynı soruyu sorar:

“Gençler (sorgulayan, analiz eden) neden gelmiyor?”

Gençler gelmiyor çünkü egonun boğucu olduğu yerde gelecek filizlenmez.

Bir başka sorun da kısa vadeli, tüccar mantığıdır. Bazıları için sivil toplum yöneticiliği adeta bir yatırım gibidir.

Bugün görünür olayım.

Bugün ismim konuşulsun.

Bugün protokolde yer alayım.

Uzun vadeli plan? Yok.

Strateji? Yok.

Kurumsal akıl? Yok.

Sadece günü kurtarma refleksi.

Buna bir de medya görünürlüğü bağımlılığı eklenince, kurumlar mücadele etmek için değil gündemde görünmek için hareket etmeye başlar.

Ve zamanla birçok sivil toplum kuruluşu şu hale dönüşür: Birbirini yiyen egolar kulübü.

Oysa gerçek mücadele bambaşka bir karakter ister.

Cesaret ister.

Fedakarlık ister.

Şeffaflık ister.

Eleştiriye açık olmayı ister.

Uzun vadeli düşünmeyi ister.

Ama bunlar kolay değildir. Çünkü bunların hepsi egoyu törpülemeyi gerektirir.

Bu yüzden birçok kuruluş gerçek mücadele yoluna giremez.

Sonuç mu?

Toplantılar yapılır.

Konuşmalar yapılır.

Fotoğraflar çekilir.

Ama ortada gerçek bir kazanım yoktur.

Eski Anadolu sözünün dediği gibi:

“Kız olsa evde kalır,

Erkek olsa avda kalır.”

Yani ortada ne bir başarı vardır ne de bir sonuç.

Modern dünyanın diliyle söylemek gerekirse:

Game over.

Çünkü mücadele ruhu olmayan bir hareketin kaderi bellidir.

Koltuklar kalır.

Unvanlar kalır.

Kartvizitler kalır.

Ama dava ölür.

Ve bir dava öldüğünde sorumluluk tabanda değil, onu taşıyamayan yöneticilerdedir.