Herkesin rızkı ile yaratıldığı dünyada neyi paylaşamıyoruz? Her geçen saniyenin ömürden tükettiği, geriye dönüşün mümkün olmadığı insanın kişisel yolculuğunda, hırsı ile koşturup dolduramadığı iki yer var: midesi ve cebi.
Diyette yapsa, “tokum” da dese yemeden duramıyor insan. Dünyanın çeşitli bölgelerinde çocuklar açlıktan kırılsa da önemli olan mideyi doldurmak; hem de ne bulduysa. Mamafih, mideyi doldururken haram ya da helal mi diye düşünmeden yiyecek içecek seçenler de var; sadece marka ya da doğal ürün yerim diyenler de var. Bize “afiyet olsun” demek düşer.
Hayatı sadece yemeden içmeden ibaret sayanlara ne demeli! Mekân mekân gezip mide turizmine çıkmış kursak gurmeleri de yok değil. Devletin ve milletin malını yiyenlere ne demeli? Bazı belediye ve kamu kurumları, dernek, vakıf, sendika gibi STK’lar, site ve apartman yönetimlerinin neler yaptıklarını az buçuk sizler de tahmin etmekte zorlanmazsınız.
Sınırlı da olsa hayatta bir baltaya sap olamamış, yaşı elliyi bulmuş ama hâlâ çocuk kimliğini atamamış müptezellerin; ana-baba parası, dost ve arkadaş parası, koca parası yiyen ambar farelerine dönüşmesini toplumda kimse yadırgamıyor. Bankamatik memurları olarak çalışan, ay başlarında sadece para çekerken görülen zat-ı muhteremlerin varlıkları ise ülkeye ve topluma değer katıyor(!).
Değerini bir takım yollarla isminin önüne koyduğu sıfattan ve de oturduğu koltuktan alan insan müsveddelerinin kokteyl salonlarındaki sırıtışları ya da resmî yemek davetlerindeki eğreti oturuşları, açlığın tıka basa yemekle de geçmeyeceğinin bir göstergesi değil midir sizce de?
Aç olan midemiz ya da boş olan cebimiz değil o zaman: nefsimiz… Ruhumuzu, bedenimizi, kalbimizi, beynimizi; kısacası her şeyimizi esir ettiğimiz nefsimiz… Her geçen saniyenin ömürden tükettiği, geriye dönüşün mümkün olmadığı insanın kişisel yolculuğunda, hırsı ile koşturup dolduramadığı iki yer var: midesi ve cebi demiştik yazımızın başında. Oysa boş bıraktığımız, kullanmadığımız iki değerli alan var: kalp (gönül) ve beyin (akıl).
Midemizi ve cebimizi doldurmayı bırakıp kalbimizi ve beynimizi doldurursak, nefsimizin esiri olmaktan kurtuluruz. Gönül kazanmak, iyilik yapmak, iyi biri olmak, maddi ve manevi yardımlarda bulunmak kalbimizi iyilikle doldurur. İyilikle dolan kalp, ruhun ve bedenin iyi olmasını sağlar; o da huzuru getirir ve huzura erdirir.
Fikir üretmek, bilgi edinmek, araştırmalar yapmak, kitap ve hayatı okumak, düşünmek beynimizi besler. Sağlıklı beyin akıl üreterek sorunları çözmemizde ve bireysel ve toplumsal gelişmede insanlığa katkı sağlar. Hem kalbi ve beyni doldurmanın maliyeti de yoktur. Kalbine ve beynine güven; onlar seni yarı yolda bırakmaz, fazlasıyla geri döner verdiklerin.
Mideye ve cebe yapılan yatırımın getirisi kilo ve strestir. Gerçekten üç günlük dünyada neyi paylaşamıyoruz? Neyin kavgasını yapıyoruz? Kavga ekmek kavgası değil; nefis ile insanın mücadelesi… Şeytan ile insanlığın…
Biz, biz olalım; insanlığımızı kaybetmeyelim. İnsanca yaşayalım…