Özel Haber / Dilara Dilşah Canikli

Batı Trakya’daki Türk azınlığın kendi müftüsünü seçme hakkının yok sayılmasıyla başlayan tartışmalar, son günlerde yaşanan provokatif gelişmelerle yeniden gündeme taşındı. 12 Nisan’da Paskalya kutlamaları sırasında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde Türkiye ve KKTC bayraklarının yakılması, ardından Ayasofya’da üzerinde “Ya Ortodoks ol ya da öl” yazılı Bizans bayrağının açılması dikkat çekti.

Yaşanan bu gelişmelerin arka planını ve Türkiye tarafından nasıl okunması gerektiğini Dış Politika Uzmanı Zeynep Gizem Özpınar Türk Havadis’e değerlendirdi.

Otizmde görünmeyen engel: Kabul eksikliği ve empati yoksunluğu
Otizmde görünmeyen engel: Kabul eksikliği ve empati yoksunluğu
İçeriği Görüntüle

“BU OLAYLARIN HEPSİ TUTARLI BİR STRATEJİK AKLIN FARKLI SAHALARDAKİ TEZAHÜRLERİDİR”

Yunanistan'ın son dönemde sergilediği provokatif adımların tek tek ele alınıp her birinin ayrı bir kriz olarak okunmasının analitik bir hata olacağını vurgulayan Özpınar, “Ayasofya'daki eylem de Güney Kıbrıs'ta Türk bayraklarının yakılması da Batı Trakya'daki müftü meselesi de farklı ellerin attığı farklı taşlar sayılmaz. Bunların hepsi, tutarlı bir stratejik aklın farklı sahalardaki tezahürleridir. Üstelik bu stratejik akıl artık sadece Atina'ya ait sayılmaz; GKRY, son yıllarda pasif bir ortak olmaktan çıkarak bu yaklaşımın aktif bir üreticisi konumuna yükselmiştir” dedi. Uzman, asıl sorulması gereken sorunun bu stratejiyi mümkün kılan koşulların ne olduğu ve Türkiye bu koşulları nasıl okuması gerektiği olduğunu kaydetti.

“ATİNA ARTIK YALNIZ HİSSETMİYOR”

Cevabın büyük ölçüde Yunanistan ve GKRY’nin özellikle son on yılda birlikte ördüğü dış destek ağında yattığını vurgulayan uzman, şu ifadeleri kullandı:

“Yunanistan, tarihsel olarak Doğu Akdeniz'de kendisini yalnız ve savunmacı bir aktör olarak konumlandırmıştı. GKRY ise ondan da zayıf bir pozisyondaydı. Ancak bu tablo değişti. İsrail ile kurulan üçlü stratejik ortaklık, ABD'nin Dedeağaç ve Larnaka başta olmak üzere bölgedeki askeri varlığının derinleşmesi ve AB'nin Türkiye'ye mesafeli duruşu, bu iki aktörün de psikolojik ve stratejik denklemini kökten dönüştürdü. Atina artık yalnız hissetmiyor, Rum kesimi ise kendini AB üyeliğinin zırhına bürünmüş, sözde meşruiyeti tartışmasız bir devlet olarak sunabiliyor.”

GKRY AB ÜYELİĞİNİ İŞLEVSEL KULLANIYOR

Öte yandan GKRY'nin bu süreçteki rolünün ayrıca ele alınması gerektiğini belirten Özpınar, Rum kesiminin AB üyeliğini son derece işlevsel bir şekilde kullandığını, Kıbrıs sorunun müzakere süreci örneğini vererek açıkladı. Bunun yanı sıra GKRY'nin Doğu Akdeniz'deki enerji arama faaliyetleri ve bu faaliyetlere verilen uluslararası desteğin Rumların kendisini siyasi ve ekonomik açıdan da güçlü bir aktör olarak konumlandırmasına zemin hazırladığını kaydetti. Başta AB olmak üzere diğer aktörlerin taraflı pozisyonları sebebiyle de Türkiye'nin bu süreçteki haklı itirazlarının uluslararası kamuoyunda hâlâ karşılık bulamadığını belirtti.

TÜRK HALKINA YÖNELİK DÜŞMANLIK ARTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR

Paskalya döneminde yaşanan bayrak yakma olaylarının bu çerçevede değerlendirildiğinde çok daha anlamlı bir tablo ortaya çıktığını vurgulayan Özpınar, eylemlerin kasıtlı olarak seçilen bir dönemde yapıldığını vurgulayarak “Bu eylemler kendiliğinden gelişen toplumsal tepkiler değildir; dini ve milliyetçi duyguların yüksek olduğu bir dönemde, Türk kimliğinin en görünür sembollerinden olan Türk bayrağı üzerinden organize edilen provokasyonlardır. Mesaj açıktır: Kıbrıs Türk halkına yönelik düşmanlık, siyasi söylemle sınırlı kalmayıp toplumsal mobilizasyona dönüştürülmektedir” şeklinde konuştu.

SİSTEMATİK BİR YIPRATMA STRATEJİSİ

Özpınar, daha da önemli bir olay olarak bu eylemlerin Türkiye'nin 1960 Garanti Antlaşması'ndan kaynaklanan garantörlük rolünü ve adadaki fiili varlığını meşruiyet zeminine oturtma çabasına karşı sürdürülen sistematik bir yıpratma stratejisinin parçası olduğunu ifade etti.

ABD faktörünün özellikle altını çizen uzman, Washington'ın hem Yunanistan'a hem de GKRY'ye verdiği desteğin salt bir savunma garantisinin ötesinde bu iki aktöre diplomatik manevra alanı açmak anlamına geldiğini belirtti. Özpınar, “Türkiye ile yaşanan ikili gerilimler her tıkandığında mesele NATO ve AB eksenlerine taşınmakta, Yunanistan ve GKRY ise bu çok taraflı platformları son derece verimli kullanmaktadır” cümlesini sarf etti.

TÜRKİYE’NİN GARANTÖRLÜK ROLÜ ZAYIFLATMAK HEDEFTE

Batı Trakya meselesinin tablonun kritik başlıklarından biri olduğunu kaydeden uzman, Türk azınlığın müftü seçme hakkının engellenmesi ve Lozan’ın dar yorumlanması yalnızca bir insan hakları sorunu olmadığını; Türkiye’nin Lozan’dan kaynaklanan garantörlük rolünü zayıflatmaya yönelik stratejik bir adım olduğunu değerlendirdi. Atina’nın bu yaklaşımının altında hem iç hem de dış politika ile ilgili olduğunu vurgulayan Özpınar, “Atina her adımda hem iç milliyetçi tabanını beslemekte hem de uluslararası arenada Türkiye'yi reaktif ve saldırgan bir aktör olarak resmetmeye çalışmaktadır. Bu işlevselliği görmeden meseleyi sadece hukuki bir çerçeveye sıkıştırmak yetersiz kalır” dedi.

SEMBOLİK PROVOKASYONLAR VE DİPLOMATİK BASKI EŞ ZAMANLI DEVREYE SOKULUYOR

Ayasofya üzerinden yürütülen sembolik savaşın da benzer bir mantığa sahip olduğunu belirten uzman, bu tür eylemlerin bilinçli olarak seçilmiş dönemlerde ve seçilmiş mekânlarda gerçekleştirildiğini kaydetti. Eylemlerin amacının Türkiye'yi egemenlik alanı içinde köşeye sıkıştırmak ve tepki verirse "gerilimi tırmandıran taraf" konumuna düşürmek, tepki vermezse sembolik alanı genişletmek olduğunu vurguladı. Özpınar, “Klasik bir çifte sarmal. Yunanistan ve GKRY’nin bu tuzağı koordineli biçimde planladığını, sembolik provokasyonlarla hukuki ve diplomatik baskının eş zamanlı devreye sokulduğunu görmek gerekir” dedi.

TÜRKİYE PROVOKASYONLARI NASIL ELE ALIYOR?

Türkiye’nin bu tabloya nasıl baktığını değerlendiren Özpınar, Türk dış politikası bu tür provokasyonlara karşı tarihsel deneyime sahip olduğunu vurguladı. “Ankara, benzer meydan okumalar karşısında uzun yıllardır aynı dengeli yaklaşımı benimsemektedir” diyen uzman, temel refleksin sahadaki caydırıcılığı eksiksiz ve kararlı bir şekilde korurken aynı anda diplomatik kanalları tamamen kapatmamak olduğunu belirtti. Bu çerçevede istikşafi görüşmelerin sürdürülmesi ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki hazırlık ve varlık seviyesinin muhafaza edilmesinin birbirini tamamlayan ve iki temel eksen olarak görüldüğünü ifade etti.

Özpınar, “Bu tutum, Türkiye’nin ne provokasyonlarla kolayca köşeye çekilmesine izin vermekte, ne de temkinlilik adına stratejik çıkarlarından ödün vererek zayıf bir pozisyon sergilemesine yol açmaktadır. Yani Ankara, provokasyonları tekil olaylar olarak değerlendirmemekte, daha geniş bir stratejik bütünün parçası olarak ele almakta ve buna göre çok katmanlı bir yanıt stratejisi uygulamaktadır” dedi.

STRATEJİ, DIŞ DESTEKLER SÜRDÜKÇE İŞLEVSEL KALACAK

Uzman, Yunanistan ve GKRY'nin bu koordineli stratejisinin dış destekler sürdüğü müddetçe işlevsel görüneceğini ancak her dış desteğin koşullu ve konjonktüre bağlı olduğunu kaydetti. ABD'nin bölgesel önceliklerinin değişmesinin ve İsrail'in içinde bulunduğu derin krizin yarattığı belirsizlik ya da AB'nin genişleme süreçlerinde yaşanacak bir dönüşümün bu denklemin parametrelerini hızla değiştirebileceğini vurguladı. Özpınar, değerlendirmesini “Türkiye ise bölgenin kalıcı ve en güçlü aktörlerinden biri olarak, gelen her türlü hamleyi boşa çıkaracak stratejik derinliğe ve kudrete sahiptir” ifadeleriyle sonlandırdı.