Özel Haber – Dilara Dilşah Canikli

Son dönemde Yunanistan hükümetinin Batı Trakya Türk Azınlığına yönelik açıklamaları Türk dünyasının gündeminde öne çıkıyor. Müftülerin belirlenme usulüne ilişkin atılan adımlar, azınlığın kendi dini temsilcilerini seçme hakkı üzerinden yeni bir gerilim başlığı oluşturuyor. Tarihsel anlaşmalar ve uluslararası hukuk çerçevesinde şekillenen bu hakların sınırları yeniden tartışmaya açılırken, sahadaki gelişmeler tansiyonu yükseltiyor.

Çayın acı gerçeği: İçtiğiniz su, demlediğiniz çaydan pahalı!
Çayın acı gerçeği: İçtiğiniz su, demlediğiniz çaydan pahalı!
İçeriği Görüntüle

Dış Politika Uzmanı Zeynep Gizem Özpınar, Türk Havadis’e yaptığı değerlendirmede süreci tarihsel arka planıyla birlikte ele aldı.

ÖZGÜRCE MÜFTÜ SEÇME HAKKI LOZAN’DAN ÖNCEYE DAYANIYOR

Meselenin doğru anlaşılabilmesi için sürecin tarihsel geçmişine bakmanın şart olduğunu kaydeden Özpınar, Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın müftülerini özgürce seçme hakkının 1923 Lozan Barış Antlaşması’ndan daha önceki bir hukuki zemine dayandığını belirtti. Özpınar, “Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında 1913’te imzalanan Atina Antlaşması ve bunu 1920’de Yunan iç hukukuna dahil eden düzenlemeler, Müslüman azınlığın müftülerini cemaat tarafından seçmesini açıkça öngörmekteydi” dedi.

YUNANİSTAN 1991 YILINDA MÜFTÜ ATAMASINI KALICI BİR SİSTEME DÖNÜŞTÜRDÜ

Ancak 1980’lerin ortalarından itibaren Yunan devletinin bu dengeyi kökten değiştirdiğine dikkat çeken Özpınar, “1985 yılında Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa Efendi’nin vefatının ardından Yunan makamları, azınlığa danışmadan ilk atamaları gerçekleştirmiş ve geleneksel seçim usulünü fiilen terk etmiştir” ifadesini kullandı.

Bu tek taraflı yaklaşımın 1990 yılında azınlığın kendi iradesiyle İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Ağa’yı ve Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif’i seçmesiyle açık bir çatışmaya dönüştüğünü kaydeden uzman, Yunanistan’ın 1991 yılında çıkardığı yeni düzenlemeyle eski 2345 sayılı yasayı yürürlükten kaldırarak müftülerin resmî kararname ile atanmasını kalıcı bir sisteme dönüştürdüğünü belirtti. Azınlığın ise bu tek taraflı değişikliği Lozan Antlaşması’nın açık hükümlerine aykırı bularak kendi seçtiği müftüleri meşru dinî otorite olarak tanımaya devam ettiğinin altını çizdi.

DİMETOKA, RODOP VE İSKEÇE’DE “TAYİNLİ MÜFTÜ” SÜRECİ

Söz konusu tarihi sürecin tekrardan gündeme gelmesinin sebeplerine değinen Özpınar, olayların Dimetoka’da azınlık temsilcileri ve kurumlarıyla hiçbir istişare yapılmadan, “seçim” kisvesi altında dayatılan “tayinli müftü” belirleme süreci ile başladığını, ardından bu uygulamanın Rodop ile İskeçe’de de genişletilmeye çalışılmasıyla alevlendiğini ifade etti. Gerilimi zirveye taşıyan hususun ise 11 Ekim 2024’te İskeçe’deki Çınar Camii’nde Yunan devleti tarafından atanan müftülerin cemaatle birlikte cuma namazı kılmak istemesi üzerine yaşanan olaylar olduğunu kaydetti.

TÜRKİYE’DEN GÜÇLÜ TEPKİ

Özpınar; Yunanistan’ın hem azınlığın Lozan’dan doğan dinî haklarını fiilen çiğnemesi hem de bu haklarını savunan bireylere karşı hukuki süreç başlatmasının konuyu daha da derinleştirdiğini, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin güçlü tepkisine yol açtığını vurguladı.

YUNANİSTAN YORUM TARTIŞMASINDAN KAÇINMA STRATEJİSİ İZLİYOR

İki ülkenin dışişleri bakanlıklarının peş peşe yaptığı açıklamaları ve iki ülkenin de açıklamalarını Lozan Anlaşmasına temellendirmesi hakkında konuşan Özpınar, şu ifadeleri kullandı:

Yunanistan’ın “Lozan Antlaşması yoruma açık değildir” vurgusu, siyasi bir tutum alışın ifadesidir ve çürütülebilir. Uluslararası antlaşmalar hukuku açısından bakıldığında, 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin (VCLT) 31. Maddesi bağlamında hiçbir antlaşma metni kendi kendini “yorum dışı” ilan edemez; böyle bir beyan hukuki olmaktan ziyade siyasi bir söylemdir. Bir devletin “metin açıktır, yoruma gerek yok” demesi, uluslararası hukuk literatüründe genellikle yorum tartışmasından kaçınma stratejisi olarak tanımlanır ve bu durum, pozisyonun kırılganlığını ele verir.

AZINLIĞIN HAKKI LOZAN’IN 40. MADDESİ İLE KORUNUYOR

Özpınar, söz konusu tartışmanın temeli olan Lozan Antlaşması’nın 40. Maddesini ise şu şekilde aktardı:

“Antlaşmanın 40. maddesi, Müslüman azınlığa ‘masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü hayri, dini ve içtimai kurumlar, her türlü okul ve diğer eğitim ve yetiştirme kurumu kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dini törenlerini serbestçe yürütmek hususlarında eşit haklara sahip olacaklarını’ taahhüt etmektedir. Buradaki ‘yönetmek ve denetlemek’ ifadesi, dini kurumlar üzerinde özerk bir idare hakkını açık ve tartışmasız biçimde içermektedir. Müftülük, ibadetin yanı sıra kişisel statü (nikâh, miras, boşanma vb.) konularında da yetki sahibi bir kurumdur. Dolayısıyla müftüyü devletin bizzat ataması, bu özerkliği fiilen ve bütünüyle ortadan kaldırmaktadır. Yunanistan’ın ‘antlaşma açıktır’ derken atıfta bulunduğu aynı metin, kendi uygulamasını hukuken geçersiz kılacak hükümleri barındırmaktadır.”

Ayrıca uzman; Yunanistan’ın 1985 yılına kadar müftü seçimine fiilen izin vererek uygulamaya karşı çıkmayarak bu hakkı onlarca yıl boyunca zımnen tanıdığını belirtti. Yunanistan’ın sonradan yaptığı açıklamaların uluslararası hukuktaki estoppel ilkesiyle (yani bir tarafın önceki tutumu ve davranışlarıyla çelişen bir iddiayı sonradan öne sürme yasağıyla) bağdaşmadığını vurguladı.

YUNANİSTAN, AZINLIĞIN TÜRK KİMLİĞİNİ BEYAN ETME HAKKINI ENGELLİYOR

Yunanistan’ın Batı Trakya’daki azınlığı “etnik” değil “dini” bir azınlık olarak tanımlamasının hukuki olmaktan ziyade siyasal bir tercih olduğunu belirten Özpınar, “Bu yaklaşım, Lozan Barış Antlaşması’nın lafzını dar yorumlayarak azınlığın kolektif kimliğini ve özerkliğini sınırlamayı amaçlamaktadır. Yunan makamları, antlaşmada ‘Türk’ kelimesinin geçmemesini gerekçe göstererek etnik gerçekliği gizlemekte, böylece dernek kurma, eğitim ve kültürel haklar gibi alanlarda kısıtlamalara zemin hazırlamaktadır. Bu tutum, azınlığın kendi iradesiyle ‘Türk’ kimliğini beyan etme hakkını fiilen engellemekte ve irredantizm iddialarını önleme kisvesi altında asimilasyoncu bir politikanın aracı haline gelmektedir” dedi.

Tarihsel açıdan ise durumun net olduğunu kaydeden uzman, Batı Trakya’daki nüfusun etnik kökeninin Türk olduğunu, 1913 Atina Antlaşması ve 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın müzakere sürecinde bu topluluğun mübadele dışı bırakılan Türk unsuru olarak korunduğunu vurguladı.

ATİNA İSTİŞAREYE YÖNELMEZ VE TÜRK KİMLİĞİNİ TANIMAZSA SORUN KALICI OLABİLİR

Kısa vadede Türkiye–Yunanistan hattında bu konuda gerilimin tamamen düşmesi beklenmediğini ancak kontrollü bir tansiyonun daha olası olduğunu belirten Özpınar; diğer yandan Atina’nın azınlık kurumlarıyla gerçek ve samimi bir istişareye yönelmemesinin ve “Türk” kimliğini fiilen tanımamasının meselenin kalıcı bir nitelik kazanmasına sebep olacağı değerlendirmesini yaptı.

Özpınar, değerlendirmesini “Türkiye için ise Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın Lozan’dan doğan meşru hakları nettir ve müzakere konusu olmayacaktır!” ifadesi ile sonlandırdı.