Dünya, ateş çemberinde yanıyor. Ukrayna steplerinde tanklar tozu dumana katarken, Gazze'de gökyüzü roketlerle yırtılıyor; Yemen'in dağlarında, Suriye'nin çöllerinde, Tayvan'ın ufuklarında büyük güçlerin gölgeleri çarpışıyor. Jeopolitik fay hatları çatırdıyor, nükleer tehditler fısıldıyor, biyolojik ve kimyasal gölgeler uzanıyor. Bu kaosun ortasında zaferler silahla değil, hayatta kalan askerle kazanılır.
Birleşmiş Milletler'in (BM) son raporlarına göre, 2010'lu yıllardan bu yana çatışma sayısında %30'luk bir artış gözlemleniyor; bu da lazer güdümlü füzeler, dron saldırıları, biyolojik ajanlar ve kimyasal silahlar gibi ileri teknolojilerin yarattığı karmaşık yaralanma türlerini beraberinde getiriyor. Bu kaotik ortamda, askeri sağlık sistemleri –özellikle askeri hastaneler ve savaş cerrahisi– orduların sadece hayatta kalmasını değil, zaferini belirleyen kritik unsurlar haline geliyor.
Tarih boyunca, savaşlar tıbbi kapasiteyle kazanılmış veya kaybedilmiştir. I. Dünya Savaşı'nda, siperlerdeki enfeksiyonlar milyonlarca askeri yok ederken, II. Dünya Savaşı'nda hızlı cerrahi müdahaleler müttefiklerin üstünlüğünü pekiştirdi. Modern çatışmalarda ise, "altın saat" kuralı –yaralanmadan sonraki ilk 60 dakikada müdahale– hayatta kalma oranlarını %90'lara çıkarabiliyor. Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) rehberlerine göre, savaş cerrahisi sınırlı kaynaklarla maksimum etki yaratmayı gerektiriyor: Ateşli silah yaralanmaları, patlayıcı travmaları ve çoklu organ hasarları, uzman ekipler olmadan yönetilemez.
Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) perspektifinden askeri hastanelerin rolünü göz ardı etmek, hem tarihsel bir mirası hem de geleceğe dair stratejik bir vizyonu gölgede bırakabilir.
Türkiye’de Askeri Hastanelerin Tarihsel Kökenleri ve Gelişimi
Türkiye'deki askeri sağlık sisteminin temelleri, Osmanlı İmparatorluğu'na dayanıyor. II. Mahmud'un 1827'de başlattığı modern tıp reformları, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin (sonradan Gülhane Askeri Tıp Akademisi - GATA) kurulmasıyla somutlaştı. 1898'de resmi olarak açılan Gülhane, Çanakkale Savaşı'nda binlerce yaralıyı tedavi ederek milli mücadelenin simgesi haline geldi. Sahra hastaneleri, cephede hızlı amputasyonlar ve enfeksiyon kontrolüyle ordunun moralini korudu. Kurtuluş Savaşı sırasında ise, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde organize edilen askeri sağlık birimleri, yaralı askerleri hızla cepheye döndürerek zaferi mümkün kıldı.
Cumhuriyet döneminde, bu miras genişleyerek ülke geneline yayıldı. 29 askeri hastane, harp cerrahisi, sahra hekimliği, yanık tedavisi ve fizik rehabilitasyon gibi alanlarda uzmanlaştı. Ankara'daki Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile İstanbul Haydarpaşa GATA, yenilikçi yöntemlerle dünya çapında tanındı: Örneğin, lazer cerrahisi ve protez teknolojilerinde öncü oldular. Bu kurumlar, TSK'nın operasyonel gücünü artırırken, sivil sağlık sistemine de katkı sağladı. Soğuk Savaş yıllarında NATO standartlarında eğitim alan askeri doktorlar, hem barış zamanı afetlerde hem de Kıbrıs Barış Harekâtı gibi operasyonlarda kritik rol oynadı.
Askeri hastaneler, sadece tedavi merkezleri değildi; aynı zamanda araştırma ve eğitim üsleriydi. Harp cerrahisi üzerine yapılan çalışmalar, ateşli silah yaralanmalarında damar onarımı ve mayın patlamalarına bağlı çoklu travmalarda acil müdahale protokolleri geliştirdi. Bu uzmanlık, TSK'nın terörle mücadele operasyonlarında –örneğin Güneydoğu Anadolu'daki çatışmalarda– askerlerin hayatta kalma oranını dramatik şekilde yükseltti.
2016 yılında Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında alınan kararlarla tüm askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı'na devredildi. Bu, 32 Askeri Hastaneyi etkileyen radikal bir değişimdi. Ancak, bu karar TSK'nın harp cerrahisi kapasitesini ciddi şekilde zayıflattı. Önceden, çatışma sonrası ilk müdahaleler askeri hastanelerde seri şekilde yapılırken, günümüzde sivil hastanelere bağımlılık gecikmelere yol açmaktadır.. Örneğin, Suriye sınırındaki operasyonlarda yaralı askerlerin nakli, lojistik zorluklar nedeniyle uzayabiliyor.
Uzman askeri doktorların çeşitli hastaneler dağılması, harp cerrahisi eğitiminin sekteye uğraması ve hastanelerde tedavi gören askerlerin moral kaybı. Kamuoyunda bir takım şaibeler de oluşmadı değil; askeri personelin güvenliği ve tıbbi gizliliği tartışıldı. Sağlık Bakanlığı'na bağlı hastaneler, sivil yüküyle başa çıkarken askeri ihtiyaçlara yeterince odaklanamadı. Son dönemde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) 100 yataklı yeni bir askeri hastane açılması, ana karada benzer adımların habercisi oldu. Tartışmalar, milli savunma için askeri hastanelerin vazgeçilmez olduğunu vurguluyor: Yeniden açılma, TSK'nın manevi gücünü artıracak ve askerlerin motivasyonunu yükseltecek.
Savaş cerrahisi, hayat kurtarmanın ötesinde stratejik bir silahtır. Ukrayna savaşında, mobil cerrahi ekiplerinin hızlı müdahalesi Rus ordusunun kayıplarını artırırken, Ukrayna'nın dayanıklılığını pekiştirdi. Afganistan ve Irak operasyonlarında ABD'nin "tactical combat casualty care (taktik muharebe yaralı bakımı)" sistemi, yaralıların %98'ini hayatta tuttu. Potansiyel bir dünya savaşında, biyolojik ve kimyasal tehditler –örneğin sinir gazı veya radyasyon yaralanmaları– karşısında uzmanlaşmış ekipler şart. ICRC'nin rehberleri, bu alanda "triyaj" (önceliklendirme) ve minimal invaziv cerrahiyi vurguluyor.
Türkiye açısından, savaş cerrahisi hayati öneme sahip. TSK, Suriye ve Irak sınırlarında aktif lokal operasyonlar yürütüyor; harp cerrahisi eğitimiyle donatılmış hastaneler, askerlerin hızlı iyileşmesini sağlar. Askeri doktorlar, sağlık astsubayları ve hemşireler, ateşli silah yaralanmalarında damar rekonstrüksiyonu, patlayıcı yanıklarında deri greftleri ve fizik tedavide protez uyumu gibi alanlarda uzmanlaşmalı. Askeri-sivil ortaklıklar, ABD örneğinde olduğu gibi, her iki sistemi güçlendirir: Örneğin, GATA'nın eski araştırmaları sivil travma merkezlerine ilham verdi.
Yeniden açılma, şehit aileleri, gaziler ve emekli personelin erişimini kolaylaştırır. Ayrıca, NATO bağlamında Rusya veya Çin tehditlerine karşı Türkiye'nin savunma kapasitesini güçlendirir. Silah teknolojilerinin hızla evrildiği bir dünyada –lazer silahları, hipersonik füzeler ve biyolojik ajanlar– askeri hastaneler, ordunun "yumuşak gücü" olur.
Güçlü Ordu İçin Güçlü Sağlık Sistemi
Askeri hastaneler ve savaş cerrahisi, milletlerin hayatta kalma araçlarıdır. Türkiye, Osmanlı'dan miras kalan bu mirası yeniden canlandırarak TSK'yı güçlendirmeli. Yeniden açılma, sadece tıbbi bir adım değil; istikbal meselesidir.
Büyük Türk Milleti, kahraman ordusunun yanında durarak bu adımı desteklemelidir.
Askeri hastanelerin teşkilatlanması, bir milletin iradesinin, cesaretinin ve dayanışmasının sembolüdür. Güçlü ordu, güçlü devlet demektir – ve bu güç, sağlıklı askerlerle başlar.
Barışta hazırlık, savaşta zafer getirir; askeri sağlık sistemimizi acilen güçlendirelim ki, yarınlarımız güvende olsun.