ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri müdahale, bölgesel dengeleri sarsarken Orta Doğu’da yeni bir gerilim dalgasının fitilini ateşledi. Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi (USKAM) Başkanı Prof. Dr. İsmail Şahin, çatışmanın sadece sınırlı bir operasyon olarak kalmayabileceğini, vekâlet savaşları üzerinden tüm bölgeye yayılma riskini ve Türkiye’ye yönelik olası etkilerini Türk Havadis’e değerlendirdi.
Şahin, saldırıların İran rejimi için adeta bir “varoluş savaşı” niteliği kazandığını ve bunun Türkiye’yi hem diplomatik hem de ekonomik açıdan kritik bir sınavla karşı karşıya bıraktığını vurguladı.
ÇATIŞMA, REJİM İÇİN BİR VAROLUŞ SAVAŞINA DÖNÜŞTÜ
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri müdahalenin nükleer tesislerle sınırlı bir operasyon olmanın çok ötesine geçerek tüm Orta Doğu’yu sarsan geniş kapsamlı bir çatışma dalgasını tetiklediğini vurgulayan Şahin, “Saldırıların doğrudan İran’ın askeri komuta merkezlerini, stratejik altyapısını ve bizzat üst düzey liderlik kadrosunu hedef alması, çatışmanın doğası gereği “sınırlı” kalmasını imkânsız kılmıştır” dedi.
Şahin, durumun hedef alınan rejim için bir varoluş savaşına dönüştüğünün altını çizerek İran’ın bu saldırılara verdiği karşılığın çatışmayı sınırlarının dışına taşıyarak Bahreyn, Katar, Kuveyt ve BAE gibi bölge ülkelerinde bulunan ABD askeri üslerini ve varlıklarını doğrudan hedef alan bir misilleme döngüsünü başlattığını kaydetti.

KİTLESEL GÖÇ RİSKİ SÖZ KONUSU
Bu bölgesel yayılma riskinin İran’ın Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler ve Irak’taki Şii milisler gibi geniş vekil güç ağının (Direniş Ekseni) sürece dahil olmasıyla daha da derinleştiğini kaydeden uzman, “Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve kitlesel göç riskiyle birleşerek Orta Doğu’yu topyekûn ve öngörülemez bir savaş sarmalına sürüklemektedir” değerlendirmesini yaptı.

ÇATIŞMA AĞIR BİR DİPLOMATİK SINAV NİTELİĞİNDE
Öte yandan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaş senaryosunun Türkiye için hem ciddi bir diplomatik sınav hem de ağır bir ekonomik tehdit niteliği taşıdığını vurguladı. Şahin, Türkiye’nin krizin başından itibaren şiddet sarmalının durdurulması ve müzakere yoluna dönülmesi için kritik bir arabuluculuk rolü üstlendiğini kaydetti.
TÜRKİYE, SINIRDA TAMPON BÖLGELER KURMAK ZORUNDA KALABİLİR
Bölgenin istikrarsızlaşmasının en çok Türkiye’ye zarar vereceğinin altını çizen Şahin, şu ifadeleri kullandı:
Ekonomik açıdan, ABD’nin İran ile iş birliği yapan ülkelere yönelik %25 oranında gümrük vergisi uygulama tehdidi doğrudan Türkiye’yi hedef alırken, bölgedeki hava sahalarının kapanması ve Türk Hava Yolları gibi kurumların uçuşlarını durdurması ticari lojistiği sekteye uğratmaktadır. Ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndaki aksamaların tetikleyeceği küresel enerji arz şoku ve olası bir rejim çöküşünün tetikleyeceği kitlesel göç dalgası, Türkiye’yi sınır güvenliğini korumak adına sınır ötesinde tampon bölgeler kurmak gibi ağır insani ve güvenlik maliyetleriyle karşı karşıya bırakabilir. Bu yüzden Türkiye için İran’ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün koruması stratejik bir önceliktir.
TÜRKİYE SURİYE TECRÜBESİNDEN DERS ÇIKARMALI
Şahin; Türkiye’nin yaklaşık 93 milyonluk bir nüfusa sahip olan İran’da yaşanabilecek olası bir rejim çöküşü veya iç savaş senaryosunun tetikleyeceği devasa göç dalgasını, Suriye tecrübesinden ders çıkararak sınır ötesinde kuracağı “tampon bölgeler” aracılığıyla karşılamayı temel bir güvenlik stratejisi olarak benimsemesi gerektiğinin altını çizdi.

IRAK’TAKİ GÜVENLİK ZAFİYETİ TEKRARLANMAMALI
2003’teki Irak örneklerinde görülen güvenlik zafiyetlerinin tekrarlanmaması için sınır hattında askeri ve teknolojik tahkimatın en üst düzeye çıkarılmasının hayati önem taşıdığını kaydeden Şahin, öte yandan krizin kaynağının dindirilmesi için aktif bir diplomatik arabuluculuk rolü sürdürülmesi ve İran’ın toprak bütünlüğü stratejik bir öncelik olarak savunulması gerektiğini belirtti.
GÖÇ GÜVENLİĞİ, MİLLİ GÜVENLİĞE YÖNELMİŞ BİR RİSK OLARAK ELE ALINMALI
Şahin, bölgede yaşanan gerilimlerin Türkiye için oluşturduğu tehditleri ise “Bölgedeki istikrarsızlığın tetikleyebileceği domino etkisi, Türkiye’nin egemenliğini, deniz yetki alanlarını ve toprak bütünlüğünü tehdit edebilir. Bu nedenle göç yönetimi, yalnızca insani bir kriz alanı olarak değil, milli güvenliğe yönelmiş bir risk olarak ele alınmalı ve önleyici bir savunma politikası çerçevesinde yürütülmelidir” ifadesiyle açıkladı.




