Bir öğrenci düşünün: Mezuniyetine haftalar kalmış, derslerini bitirmiş, diplomasına bir adım uzaklıkta… Ama önünde görünmeyen bir duvar var. O duvarın adı: Bulunamayan staj.
Sorun tekil değil, sistematik. İletişim öğrencileri için sahaya çıkmak, mesleğin mutfağını görmek zorunlu bir aşama. Ancak bu aşama, planlı bir eğitim süreci olmaktan çok, bireysel bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Öğrenci, eğitim aldığı kurumun rehberliğinde ilerlemek yerine, tek başına bir iş arar gibi staj kovalamak zorunda bırakılıyor. Kurum geri çekiliyor, sorumluluk görünmez bir şekilde öğrencinin omzuna yükleniyor.
Ortaya çıkan tablo eşitsizliği büyütüyor. Bağlantısı olan ilerliyor, olmayan bekliyor. Aynı sınıfta okuyan iki öğrenciden biri güçlü ilişkilerle kapıları kolayca aralarken, diğeri haftalarca yanıt bile alamıyor. Bu, çaba meselesi değil. Bu, fırsata erişim meselesi. Eğitim sisteminin görevi, bu farkları azaltmakken, mevcut yapı tam tersini üretiyor.
Daha da çarpıcı olan, sistemin ancak tıkandığında işlemeye başlaması. Öğrenci hiçbir yer bulamazsa, o zaman kurum devreye giriyor. Yani çözüm baştan kurgulanmıyor, kriz ortaya çıkınca müdahale ediliyor. Bu yaklaşım, planlama eksikliğinin açık bir göstergesi. Oysa eğitim dediğimiz şey, belirsizliği azaltmak için vardır. Yeni belirsizlikler üretmek için değil.
Burada asıl soru şu: Bir fakülte, öğrencisini gerçekten mesleğe hazırlamak istiyorsa, onu neden en kritik aşamada yalnız bırakıyor? Staj, eğitim sürecinin bir uzantısıysa, neden kurumsal bir sistemle yürütülmüyor? Bunların cevabı verilmedikçe, sorunun bireysel çaba söylemiyle örtülmeye devam edeceği kesin.
Çözüm zor değil. Sadece irade gerektiriyor. Kurumsal iş birlikleri, planlı yerleştirme, şeffaf kriterler ve denetimli staj süreçleri… Bunlar uygulanabilir adımlar. Mesele, sorumluluğu paylaşmak değil, üstlenmekte...
Gerçek şu: Kapılar kapalıysa, öğrenciden değil, o kapıları açmakla yükümlü olanlardan hesap sormak gerekir.