Münih Güvenlik Konferansı (MSC) tarafından hazırlanan Münih Güvenlik Raporu 2026, “Yıkım altında” başlığıyla yayımlandı. Rapora göre dünya; dikkatli reformlar yerine kapsamlı “yıkımın” öne çıktığı, kurumların ve kuralların aşındığı yeni bir uluslararası döneme giriyor. Çalışma, ABD’nin mevcut yaklaşımını bu sürecin “en önde gelen aktörü” olarak tanımlarken; Avrupa’nın güvenlik mimarisinden Hint-Pasifik’e, küresel ticaretten kalkınma yardımlarına kadar çok sayıda başlıkta kırılmaları birbiriyle bağlantılı şekilde ele alıyor.
METODOLOJİ VE KAPSAM: 11.099 KİŞİLİK ANKET, 5-25 KASIM 2025
Her bir G7 ve BICS ülkesinden yaklaşık 1.000 kişilik temsili örneklemle yürütülen bir anketi temel alıyor. Toplam örneklem 11.099 kişi. Saha çalışması 5-25 Kasım 2025 tarihleri arasında çevrimiçi panellerle yapıldı. Örneklemde cinsiyet, yaş, ikamet yeri, eğitim ve gelir kriterleri dikkate alındı. Hata payı yüzde 3,1 olarak kabul edildi.
“YIKIM SİYASETİ” NEYİ ANLATIYOR?
Rapora göre dünya reform ve iyileştirmeler yerine “yıkım” vaadinin yükseldiği bir döneme giriyor. Batı toplumlarında kurumların aşırı bürokratikleştiği, “reforme edilemez” görüldüğü algısı yaygınlaşıyor. G7 ülkelerinde, mevcut hükümet politikalarının gelecek nesilleri daha iyi bir duruma getireceğine inananların oranı düşük. Bu atmosfer, “kurumsal ataleti kırma” söylemiyle hızlı hareket eden ve “kırıp dök” yaklaşımını savunan siyasi aktörlere alan açıyor.
Raporda bu eğilim, dünya genelinde “yıkım adamları” (demolition men) olarak tarif edilen ve kurumları reforme etmek yerine yıkmayı vaat eden yeni bir siyaset tarzının yükselişiyle ilişkilendiriliyor. Örnek olarak Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei gibi figürler anılıyor.
ABD ODAKLI KIRILMA: 1945 SONRASI DÜZEN “YIKILMA AŞAMASINDA”
Rapora göre 1945 sonrasında kurulan ABD liderliğindeki uluslararası düzen “yıkılma aşamasında.” Çalışma, mevcut ABD yönetiminin ülkeyi “mevcut düzenin kısıtlamalarından kurtarma ve yeniden inşa etme” vaadiyle bu yıkım sürecinin en önde gelen aktörü olduğunu savunuyor.
Raporda öne çıkan tespitler şöyle sıralanıyor:
-
ABD dış politikasında kurumsallıktan uzaklaşıp “kişiselci” bir çizginin belirginleşmesi,
-
Çok taraflı kurumların ve evrensel kuralların ABD gücünü kısıtladığı inancının güçlenmesi,
-
Uluslararası hukuk ilkelerine “topyekûn kayıtsızlık” görüntüsü,
-
Serbest ticaretin bir istikrar aracı değil, kısa vadeli taviz koparmaya dönük bir baskı aracı olarak kullanılması.
ABD’nin Dünya Sağlık Örgütü ve Paris İklim Anlaşması gibi kilit yapılardan çekildiği; Ocak 2026’da ise “artık Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyen” 66 uluslararası kuruluştan çekilme kararı aldığı aktarılıyor. Aynı dönemde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın rolünün azaltıldığı ve birçok diplomatın işten çıkarıldığı da raporun notları arasında yer alıyor.
Raporda ayrıca; ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırma operasyonu gibi eylemlerle “toprak bütünlüğü” ve “güç kullanımı yasağı” gibi temel ilkeleri ihlal ettiği, Grönland’ı “satın alma/ele geçirme” söylemlerinin arttığı ve Ukrayna’nın toprak vermeye zorlanmasının da toprak bütünlüğü ilkesini zayıflattığı değerlendirmesi yapılıyor.
AL-VER DÜZENİ RİSKİ: “TRANSACTIONAL DEALS” ÖNE ÇIKIYOR
İlkeli iş birliği yerine “al-ver ilişkilerine dayalı anlaşmaların” (transactional deals) uluslararası düzeni şekillendirme riskine dikkat çekiyor. Bu modelin, toplumların güvenlik ve refahını artırmaktan ziyade “zengin ve güçlü olanlara” daha fazla ayrıcalık tanıyan bir zemine dönüşebileceği vurgulanıyor.
Transatlantik ittifakta da “Batı” kavramının tanımı üzerinde derin bir ayrışma olduğuna işaret ediliyor: liberal-uluslararası çizgi ile illiberal-milliyetçi çizgi arasındaki farkın belirginleştiği belirtiliyor. Raporda, bazı gözlemcilerin “yaratıcı yıkım” yoluyla tıkanıklıkların açılabileceğini savunduğu; NATO savunma harcamaları hedefinin yüzde 5’e çıkarılması ve Gazze’de ateşkes gibi başlıkların bu yeni tarzın sonuçları olarak görülebildiği de kaydediliyor. Ancak bunun kalıcı olarak güvenliği ve refahı artırıp artırmayacağı “belirsiz” bulunuyor.
MÜNİH GÜVENLİK ENDEKSİ 2026: RİSK ALGISI NASIL DEĞİŞTİ?
Raporda yer alan Münih Güvenlik Endeksi 2026 bulgularında dikkat çeken başlıklar şöyle:
-
G7 ve BICS ülkelerinde ABD, geçen yıla göre daha büyük bir risk olarak görülüyor (not: Japonya ve Çin hariç).
-
“Ticaret savaşları” riski hem G7 hem BICS’te önceki yıllara göre daha üst sıralarda.
-
Rusya kaynaklı risk algısı, G7 ülkelerinde geçen yıla göre düşüş gösteriyor.
-
Çevresel risklerin (iklim değişikliği, aşırı hava olayları) “yakın tehdit” olarak algılanma oranı G7 ve BICS genelinde düşüyor.
-
G7’de en ciddi risk alanları: siber saldırılar, ekonomik kriz ve dezenformasyon.
-
BICS ülkelerinde çevresel riskler hâlâ en üst sıralarda.
-
ABD’de “demokrasinin çöküşü” ve “eşitsizlik” gibi iç siyasi-ekonomik risk algıları artıyor.
-
Kanadalıların yüzde 73’ü ticaret savaşlarını ülkeleri için yakın risk görüyor.
-
Almanya’da en büyük endişe siber saldırılar.
-
İtalya, diğer G7 ülkelerinin aksine çevresel riskleri en ciddi tehdit görmeye devam ediyor; ancak bu algı da geçen yıla göre düşmüş durumda.
-
Japonya’da Çin, Rusya ve Kuzey Kore kaynaklı riskler ilk sıralarda.
-
ABD’de en büyük endişe kaynağı “siyasi kutuplaşma.”
-
Çin’de ABD ve ticaret savaşları en ciddi riskler arasında.
AVRUPA: ABD ŞEMSİYESİ SONRASI “KOPUŞ” SORUNLARI
Avrupa’nın uzun süre “entegrasyon ve refahı” önceleyip sert gücü ihmal ettiğini; ABD güvenlik şemsiyesi altındaki dönemin ise sona erdiğini vurguluyor. Rusya’nın saldırganlığının kalıcı barış illüzyonlarını yıktığı belirtilirken, ikinci Trump yönetimiyle “Avrupa’nın savunmasının öncelikle Avrupa’nın sorumluluğu olduğu” mesajının netleştiği ifade ediliyor.
Öne çıkan bağlantılı bulgular:
-
ABD’nin Avrupa güvenliğine dair “güvence, koşulluluk ve baskı” arasında gidip gelen karışık sinyaller verdiği,
-
Rusya’nın Ukrayna cephesinde taktiksel inisiyatifi yeniden kazandığı,
-
Rusya’nın 2025 federal bütçesinin yüzde 40’ını güvenlik ve savunmaya ayırarak “tam bir savaş ekonomisi” moduna geçtiği,
-
İstihbarat tahminlerine göre olası bir ateşkesin ardından Rusya’nın iki yıl içinde Baltık bölgesinde bölgesel savaş için güç toparlayabileceği,
-
Rusya’nın Avrupa genelinde sabotaj, kundaklama ve siber saldırıları kapsayan hibrit kampanya yürüttüğü,
-
Eylül 2025’te Polonya ve Estonya hava sahalarının Rus dron ve jetleri tarafından ihlal edildiği.
ABD’nin NATO üyelerine savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarma baskısı da bu dönemin belirgin unsuru olarak veriliyor. Kasım 2025’te sızdırıldığı belirtilen ABD destekli 28 maddelik barış planının “büyük ölçüde Rus çıkarlarına meyilli” olduğu ve Avrupa başkentlerini hazırlıksız yakaladığı aktarılıyor.
Ukrayna desteği açısından ise şu zincir kuruluyor:
-
ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı Ocak 2025 itibarıyla “çarpıcı biçimde” düştü.
-
Avrupalı müttefikler, ABD yapımı silahların finanse edilmesini sağlayan PURL mekanizmasını kurdu.
-
ABD, güvenlik garantilerini ekonomik çıkarlara (örneğin ABD silahı satın alınması) daha açık biçimde bağlamaya başladı.
-
ABD’nin güvenilir bir NATO müttefiki olduğuna dair inanç “aşındı.”
Avrupa savunması için sayısal veri de veriliyor: Avrupalı NATO üyeleri savunma bütçelerini 2021-2025 arasında yüzde 41 artırdı. Ancak rapor, Avrupa içinde mali açıdan güçlü kuzeydoğu ile zorlanan güneybatı arasında bölünme riski bulunduğunu; tedarikin hâlâ ulusal kaldığını ve ABD’ye bağımlı olduğunu not ediyor (ekipman harcamalarının yüzde 51’i ABD sistemlerine gidiyor). Çözüm olarak savunma sanayisinin konsolidasyonu ve “Weimar Plus” gibi liderlik koalisyonlarının gerekliliği vurgulanıyor.
HİNT-PASİFİK: ABD TAAHHÜDÜNÜN AZALMASIYLA BELİRSİZLİK
ABD hegemonyası döneminde Hint-Pasifik’in istikrar ve büyümeden faydalandığını; Çin’in yükselişiyle ABD hâkimiyetinin aşındığını belirtiyor. Bölge, Çin’in ekonomik çekim merkezi olması nedeniyle de kırılgan: Çin, bölgedeki her ülkenin ABD’den daha fazla ticaret yaptığı aktör olarak sunuluyor.
Askeri ve stratejik başlıklarda şu veriler yer alıyor:
-
Çin’in savunma harcamaları 1989’da ABD’nin otuzda biri iken artık üçte birinden fazla.
-
Çin’in nükleer başlık sayısını 2035’e kadar 1.500’e çıkarma planı olduğu aktarılıyor.
-
Çin ordusunun Tayvan çevresinde daha kapsamlı manevralar yaptığı; adayı ele geçirme senaryolarına hazırlandığı,
-
Çin’in Japonya (Senkaku) ve Filipinler (Güney Çin Denizi) üzerindeki baskısını artırdığı.
Bölge ülkelerinin tepkileri:
-
Japonya savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2’sine çıkarma hedefini Mart 2026’ya çekti.
-
Güney Kore savunma bütçesini yüzde 3,5’e; Tayvan yüzde 5’e çıkarmayı planlıyor.
-
Tayvan halkının yüzde 34’ü, Japon halkının yüzde 15’i bir saldırı durumunda ABD’nin askeri müdahalesine inanıyor.
-
Güney Kore’de nükleer silahlanmaya kamuoyu desteği yüzde 76 ile zirvede.
ABD’nin Asya’ya Dönüş stratejisinin “yerine getirilmemiş bir vaat” olarak görüldüğünü; ikinci Trump yönetiminin müttefiklerden Çin’e karşı daha fazla yük üstlenmesini istediğini aktarıyor. Bunun yanı sıra, Washington’ın Pekin’le anlaşmaya müttefik desteğinden daha fazla önem verdiğine dair endişeler bulunduğu; ABD’nin gümrük tarifeleriyle (örnek: Hindistan’a yüzde 50) ilişkileri gerdiği ve bölgede “korku ve kaos” yarattığı not ediliyor. Bu ortamda Hindistan ve ASEAN üyeleri gibi aktörlerin risk dağıtma (hedging) kapsamında Çin’le ilişkileri geliştirerek denge arayışına yöneldiği belirtiliyor. Ayrıca, Hint-Pasifik’in AB ya da NATO benzeri kurumsal iş birliği mekanizmalarına sahip olmamasının belirsizliği artırdığı vurgulanıyor.
KÜRESEL EKONOMİ: TİCARET SAVAŞLARI VE DTÖ KURALLARINDAN SAPMA
Rapor, 2025’te küresel ticaret düzeninde jeopolitik hedeflerin ekonomik kazanımların önüne geçtiğini ve bunun “niteliksel bir değişim” yarattığını belirtiyor. ABD’nin, oluşturulmasına yardım ettiği ticaret kurallarını açıkça terk ettiği savunuluyor.
Öne çıkan veriler:
-
Trump’ın 2 Nisan 2025’i “Kurtuluş Günü” ilan ettiği ve ortalama gümrük vergisi oranını yüzde 15’e çıkardığı,
-
ABD’nin tarifeleri Brezilya ve AB gibi müttefiklere karşı da siyasi taviz koparmak için baskı aracı olarak kullandığı,
-
Çin’in kritik mineral ihracat kontrollerini “silah” olarak kullanarak küresel endüstrileri etkilediği.
Makro beklentiler ve riskler:
-
IMF’nin küresel büyümenin 2025’te yüzde 3,2’ye yavaşlamasını beklediği,
-
Düşük ve orta gelirli ekonomilerin ABD tarifelerinden en çok zarar görme riski taşıdığı,
-
Küresel Ekonomik Politika Belirsizliği Endeksi’nin Covid dönemi zirvelerine yakın seyrettiği,
-
ABD ekonomisi beklenenden sağlam kalsa da tarifelerin maliyetinin büyük ölçüde ABD’li tüketicilere yansıdığı,
-
Ekonomistlere göre tarifelerin dış ticaret açığını azaltmada veya istihdamı geri getirmede etkili olmayacağı.
Bu baskıların zincirleme etkisi olarak; Brezilya gibi ülkelerin Çin’e daha fazla yaklaştığı, Çin’in Afrika ve ASEAN’la anlaşmaları güncellediği; dünyanın ise AB-Mercosur, Endonezya-Peru gibi yeni ticaret ortaklıklarına hız verdiği belirtiliyor. CPTPP gibi paktlara yeni üyelik başvurularına dikkat çekilirken, DTÖ kurallarına bağlı yeni koalisyonların ABD olmadan sistemi ayakta tutup tutamayacağının belirsiz olduğu vurgulanıyor.
KALKINMA VE İNSANİ YARDIM: “VAROLUŞSAL KRİZ”
Rapor, kalkınma ve insani yardım sistemlerinin donör ülkelerin ulusal çıkarlarını dar tanımlaması nedeniyle varoluşsal krizle karşı karşıya olduğunu savunuyor.
Sayısal veriler ve kilit notlar:
-
Dünya, 2030’a kadar BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SDG) hiçbirine ulaşma yolunda değil.
-
Resmi Kalkınma Yardımı (ODA) 2024’te beş yıl aradan sonra ilk kez yüzde 7,1 düştü; 2025’te yüzde 9-17 daha düşmesi bekleniyor.
-
Almanya’nın 30 yıllık geleneği bozarak ODA hedefi olan GSYH’nin yüzde 0,7’sine bağlı kalmayacağını açıkladığı,
-
ABD’nin USAID’i bağımsız bir kurum olarak kapattığı ve dış yardımları dondurduğu.
Raporda çok çarpıcı bir tahmin de yer alıyor: ABD kesintilerinin 2030’a kadar 14 milyon “önlenebilir ölüme” yol açabileceği öngörülüyor. Bu kesintilerle birlikte ABD fonlarına büyük ölçüde bağımlı BM ajanslarının (WFP, WHO, UNHCR) iflas riskiyle karşı karşıya kalabileceği belirtiliyor.
İklim finansmanındaki kesintilerin gıda güvensizliğini artırarak küresel kalkınmayı olumsuz etkilediği; Körfez ülkeleri ve Çin gibi yeni donörlerin boşluğu tamamen doldurmasının mümkün görünmediği; Çin’in BM içindeki boşlukları kullanarak kendi dünya görüşünü ve stratejik çıkarlarını dayatabildiği (örneğin FAO üzerinden) not ediliyor. Verimlilik odaklı reformların (UN80 girişimi) tartışıldığı aktarılırken, rapor asıl sorunun “meşruiyet krizi” olduğunun altını çiziyor.
“BİLDİĞİMİZ DÜNYA YIKIM ALTINDA”
Raporun ana çizgisi; güvenlik, ticaret ve yardım alanlarında parçalı fakat birbirine bağlı bir kırılma tablosu sunuyor: ABD’nin çok taraflı kurumlardan uzaklaşması, Avrupa’nın savunmada daha fazla sorumluluk almak zorunda kalması, Hint-Pasifik’te ABD taahhüdüne dair şüphelerin artması, ticaret savaşlarının yükselişi ve kalkınma- yardım mimarisindeki finansman krizi aynı “yıkım” başlığında birleşiyor.
MSC’nin Münih Güvenlik Raporu 2026 çalışması, bu dönemin nihai sonucunun “daha güvenli ve daha müreffeh” bir dünya mı üreteceği yoksa kuralsızlık ve güç siyasetini mi derinleştireceği sorusunu açık bırakıyor; ancak uyarıyı net koyuyor: Dünyanın bildiğimiz düzeni, “yıkım altında.”




